Kayseri

ANASAYFA  >  DESTİNASYON  >  ORTA ANADOLU  >  KAPADOKYA  >  KAYSERİ

KAYSERİ

Toprağın ve coğrafyanın insan karakteri üzerine etkisinin en güzel ve tutarlı örneklerinden birisini gördüğümüz yer Kayseri. Günümüzden 4 bin yıl öncesinde Anadolu’da var olan Asur ticaret kolonisinin başkenti olan Kaniş-Karum’un bu bölgede olması önemli bir ticaret merkezi olduğuna işaret etmektedir. Selçuklu, Bizans, Osmanlı dönemlerinde bu özelliğin devam etmesi, günümüzde ise Kayseri halkının ticari zekası ve kabiliyeti ile ön plana çıkması hatta eğlenceli fıkralar ve hikayelere konu olması Kayseri’nin Ticari açıdan ne derece ilerlediğini göstermektedir.

 

ETİMOLOJİSİ

Tarihte bilinen en eski isim ‘Mazaka’ dır. M.Ö. 6 bin yılından yerleşim yeri olan bölgenin daha önce dönemlere ait farklı isimler kullanılmışsa da şuana kadarki kazılarda veya yazılarda görülmemiştir. pers soylularından  Ariarathes kapadokya krallığını kurduğu dönemde şehirin ismi Eusebeia olarak değiştirilmiştir.M.Ö 66 da ise Romalılar tarafından işgal edilmiştir. M.Ö 47 yılında Jül Sezar’ın bir süre Kayseri’de kaldığı belirtilir.  Son kral Arkhelaus döneminde ise adı Sezar’ın ya da Kayser’in kenti anlamına gelen Kaysereia olarak değiştirildi.  Yunancası Kaysaria, Arapçası Kayser dir. Roma sonrası bölgeye hakim olan, Bizans, Selçuklu, Osmanlı da da aynı isim kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti sonrası ise aynı isim Kayseri olarak kullanılmıştır.

 

COĞRAFYASI

Kayseri anadolunun doğusuyla batısının geçiş güzergahı üzerinde bulunan coğrafyada konumlanmıştır. coğrafyasının getirdiği bu stratejik nokta nedeniyle Anadolu’da var olmuş tüm devletler için önemli bir merkez konumunda olmuştur.Şehir yapısı Erciyes dağının kuzey eteklerinde kurulmuştur, batısında 60 km uzaklığında  Ürgüp, kuzey batısında 350 km uzaklığında Ankara yer almaktadır. 1.4 milyon nüfuslu ile Türkiye’nin 15. büyük şehridir. Arazisinin %40 tarım yapılabilir alandır aynı zamanda önemi maden yatakları bulunmaktadır. düz coğrafyaya sahiptir.

 

TARİHÇESİ

Kayseri çok eski dönemlerden beri bir ticaret merkezi olmuş, önemli ticaret yollarının geçtiği böylelikle kültür karışımının yoğun olarak görüldüğü bir bölge olmuştur. Tarihi eserleri, halı, kilim dokumacılığının önemli bir yer tuttuğu el sanatları ve mutfağıyla zengin, Türkiye’nin ilginç ve önemli şehirlerinden biridir. Zirvesindeki karların hiç erimediği bölgenin en yüksek dağı olan Erciyes Dağı(3917m.)’nın kuzey eteklerinde kurulmuş büyük bir şehirdir. Karadeniz ile Akdeniz ve doğu ile batı arasında bağlantı sağlayan bir yol kavşağında yer alması Eski tunç çağından beri önemli bir ticaret noktası olduğunu göstermektedir. Asurlu tüccarlar ise  Anadolu’daki beylerin tunç yapımında ihtiyaç duyduğu kalay ihtiyacını karşılamak üzere 200-250 merkepten oluşan kervanlar Kahramanmaraş Elbistan ovası üzerinden ya da Ergani maden geçidi ile Torosları, Malatya yakınlarında Fırat nehrini aşıp tohma çayı boyunca ilerleyerek kültepeye gelmişlerdi. Anadolu’nun farklı noktalarında pazar yerleri kurmuş bu kurdukları pazarlara da liman anlamına gelen Karum ismini vermişlerdir. Bu kurulan pazarların merkezi ise Kaniş(kültepe) Karumudur. Asurlular beraberinde Sümerlerden öğrendikleri çivi yazısını getirmiştir. Kültepe’de yapılan kazılarda binlerce kil tablet bulunmuş. Bu tabletler, mühürler ve tabletlere işlenmiş günlük yaşam ve ticari faaliyetler Kapadokya ve  Mezopotamya tarihi hakkında değerli bilgiler vermiştir. İş mektupları ve borç senetleri tabletlerin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Mahkeme tutanakları, çeşitli kayıt ve listeler sık rastlanan belgelerdir. Daha az sayıda olmak üzere, evlenme-boşanma, evlatlık alma ve miras gibi aile hukukunu ilgilendiren belgelerle, köle, ev ve tarla satış senetleri bulunmaktadır. Kaniş Karum daha sonra yerel beylikler arasında çıkan çatışmalar sonucu yakılıp yıkılmıştır. Tam bu sırada ise Hitit Krallığı güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmıştır. Asurlardan çivi yazısını öğrendikten sonra Kapadokya tarihini aydınlatacak çok değerli bilgileri kayıt etmişlerdir. Hitit kralları tuttukları yıllıklar (analar) ile tanrılara kazandığı savaşlar başarıları ve aynı zaman da  başarısızlıklarından bahsetmiş buda tarih açısından önemli bilgiler sağlamıştır. Hititlerin başbelası kaşgarlar imparatorluğun yıkılma sebebidir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasıyla geride kalan gruplar Geç Hitit  devletini oluşturturdular. Bunların en önemlisi ise Tabal Krallığıdır. Bu dönemde Kayseri tekrar önem kazandı.  Şehir daha sonra Asurlulara son veren Metler ve sonrasında ise Perslerin egemenliğine girdi. Persler döneminde kurulan Kapadokya Satraplığı’nın merkezi oldu ve Mazaka adıyla anıldı. Bu dönemde Tarih sahnesine Hızla giriş yapan Makedonya kralı Büyük İskender Persleri yenmiş Kapadokya bölgesine ilerlemiş kızıl ırmağın güneyinde kalan kısmı ele geçirmiş  fakat kuzey kısmında pers soylularından  Ariarathes buna direnerek Kapadokya krallığını kurmuştur. büyük İskender burada güçlü bir direnişle karşılaşmıştır. Bu dönemde kayseri Eusebeia ismini aldı. M.Ö 66 da ise Romalılar tarafından işgal edilmiştir. M.Ö 47 yılında Jül Sezar’ın bir süre Kayseri’de kaldığı belirtilir.  Son kral Arkhelaus döneminde ise adı Sezar’ın ya da Kayser’in kenti anlamına gelen Kaysereia olarak değiştirildi. 395 yılından sonra Doğu Roma yani Bizans’ın hakimiyetine girdi. 7. yüzyılda başlayan Arap istilaları döneminde Bizanslılar ve Araplar arasında el değiştirdi. 1071 yılında Malazgirt savaşı ile Selçukluların hakimiyetine girdi. Sonrasında ise sırasıyla Haçlılar, Ermeniler, Danişment’liler, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Eretna Beyliği, Osmanlılar, Karamanlılar ve Dulkadiroğullarının egemenliğine girdi. 1515 yılında ise kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu’ na bağlanmıştır. Şehirde Osmanlıya ait pek eser bulunmamaktadır. Selçuklu eserleri egemendir. Açık avlulu ilk medrese örneği, ilk hastane yapısı ve Anadolu Selçuklularının  ilk külliyesi burada yer almaktadır.

SOSYO KÜLTÜREL YAPI

1,4 milyonluk şehrin en büyük geçim kaynağı ticarettir. Sanayileşmiş bir Şehir Yapısı vardır. Önemli sanayi ve endüstri yatırımları olan girişimci bir şehridir. Özellikle mobilya ve kapı sektöründe Türkiye’nin önemli bazı markalarını çıkartmıştır. Türkiye’nin en zengin 2. ailesi ve kişisel serveti ile bir dönem en zengin iş adamı olan Sakıp Sabancı da Kayserilidir.  2. büyük geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Merkez Kapadokya’nın ve iç turizmin potansiyeli Kayseri belediyesi önderliğinde yatırımcısının da dikkatini çekmiş özellikle son 15 yılda turizme önemli yatırımlar yapmıştır. Şehir-planlaması, organizasyonu, altyapı ve ulaşım konularında Türkiyenin en organize ve düzenli şehridir. Şehirin düz bir alan üzerinde kurulması da bu konuda katkı sağlamıştır. 

Mimari

Kayserinin tarih boyunca devletler için önemli bir kent olması mimari açıdan da gelişmesine ve çeşitli yapıların meydana gelmesine olanak sağlamıştır. Roma döneminde kale ve surları ile başlayan büyük yapılaşma, Selçuklu İmparatorluğu döneminde zirveye çıkmıştır. Selçuklu’nun Konya sonrası en çok mimari eser bıraktığı şehir Kayseri dir.  Osmanlı döneminde devlet politikasının yapılaşma konusunda balkanlara ağırlık vermesi anadoluyu ikinci plana itilmiştir Kayseri’de bu politikadan oldukça etkilenmiş şehirlerden biridir. Öyle ki halen kayseride bulunan önemli eserlerin çoğu Selçuklu dönemine aittir.  Kayseri aynı zamanda Osmanlı döneminde yaşamış önemli eserler bırakmış Türk tarihinin en önemli mimarı Mimar Sinan’ın memleketidir. Hakkında detaylı bilgiye bu yazıdan ulaşabilirisniz.  Yapılaşmada genellikle dayanıklı develi taşı kullanılmış bu taşın hem dayanıklı hemde güçlü binalar yapmak için oldukça elverişli olması ve Kayseri’nin önemli bir istila, yıkım veya deprem yapaşaması ile eserlerin çoğu orijinal halleri ile günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde kayserinin diğer bir mimari sembolü ise Kayseri Evleri’dir. Kayserinin tarihi kültür zenginliğinin günümüze yansımasıdır. Geleneksel Kayseri mimarisi olan evler genellikle taş ve ahşabın birlikte kullanımı ile 2 veya 3 katlı , oturma odası, kiler, tafana(mutfak),avlu, bahçe, birbirine bitişik dar sokakları olan evleridir. Dar sokakları da taşlarla dözenmiştir. Özgün bir mimari yapısı olan evlerde ince zarif işlemelere yer verilmiştir. rahatlıkla gezebileceğiniz müzeye çevrilmiş kayseri evlerinden en güzellerini Kayseri Kültür turu programında görebilirsiniz

ÖNEMLİ KİŞİLER

 

Mimar Sinan (1490-1588)

 

 

 

Aşık Seyrani (1807-1873)

Kayseri’nin Develi ilçesinde doğmuştur doğum tarihi tam bilinmemektedir en güçlü inanış 1490 yılı olarak kabul görmüştür. Gerçek ismi Mehmet Tahir dir. Seyrani ismini 15 yaşında yaşadığı değişimle Mehmetin yerine kalp gözü açılmış, saz çalan bir kişiliğe dönüşür o günden sonra kendisine Seyrani lakabı takılmıştır. Başından geçen olayla ilgili söylentiler olsada hepside rivayet ve halk hikayeleridir. 19.YY döneminde yaşamış Osmanlının tanınmış ve güçlü halk ozanlarındandır. hayatı boyunca güce, şöhrete itibar etmeden halkı için besteler yapmış bir çoğunda da yöneticileri ve osmanlı sarayını ağır bir dille eleştirmiştir. Babasının çok fazla ekonomik imkanı olmasa da 2 yıl mahalle mektebine gitmiştir, Seyrani olduktan sonra da zekası ve pratikliği ile develi, kayseri ve çevre illerdeki tüm aşıklar onunla atışmak için develiye gelirlermiş hemen hemen hepsini pes ettiren Seyrani’nin ünü yavaş yavaş saraya kadar duyulmuştur saraya seçilen 40 kadar aşık arasında İstanbul’a giden Seyrani kişiliğini hiç değiştirmeden aynı üslubunu; yergiciliğini, taşlamacılığını; bozuk yönetim düzenine, rüşvete, iltimasa, toplumsal bozukluğa, ahlaksızlıklara karşı korkmadan şiirleriyle anlatan seyrani kısa süre sonra sarayın dikkatini çekmiştir,rivayete göre; bir gün bestelediği şiir 1. olur ödülünü bizzat padişahtan almak için huzuruna gider kürkü kabul edip ayrıldıktan sonra, yolda gördüğü garibana kürkü verirken saray çalışanları tarafından görülüp padişaha saygısızlık olarak yorumlanır, padişahın karşısına çıkarılan Seyrani;  ve Seyrani “Beni Hakkın Mekanından Özge Bir Mekan Bulmak Mümkün İse Bul Gönder”  der bu söz padişahın hoşuna gider ve onu serbest bırakır ama üslubundan vazgeçmeyen seyrani’nin artık sarayda yaşaması kendisi için tehlike olmaktadır, memleketinden bir tanıdığının sayesinde Develiye kaçırılır oradan bir süre sonra Halep’e gider orada yaşarken daha da ustalaşmış olan Seyrani artık tüm anadolu tarafından bilinmektedir. tekrar memleketine gelen Seyrani ölene kadar memleketinde yaşar, anadolunun en güçlü ozanı sayılmaktadır onunla atışmaya gelenlerin hemen hemen hepsi üstünlüğünü kabul etmiştir.

 

Hak’tan bulsun bize eden muzular

İki kardeş ağam der de buzuîar

Beşikteki çifte körpe kuzular 

Ağlar ela gözler yaşlı görünür

—-

Ateş belli yakışından

Günlük belli kokuşundan

Müflüslüğün yokuşundan

Kurtar çıkar düze beni

 

Değil şimdi sırayıla

Padişahlık parayıla

Sikke ile turayıla

Muhtaç sanma söze beni

 

Seyrani ye şöyle böyle

Ne suçu var ise söyle

Şanına düşeni eyle

Ayna etme yüze beni

 

Dadaloğlu

1785 yılında Kayseri’nin Tomarza ilçesinde doğmuştur Gerçek adı Velidir. Toros Türkmenlerinin Avşar boyundan olan Dadaloğlu, Göçebe aşiretlerin Osmanlı ile girdiği mücadeleleri sık sık şiirlerinde yer vermiştir. Türkmenler için en önemli halk ozanıdır.  83 yaşında 1868 yılında memleketinde ölmüştür. torosları anadoluyu gezip şiirler bestelemiştir. şiirlerinin neredeyse hepsi sözlü edebiyatla geleneği ile ağızdan ağıza günümüze kadar ulaşmıştır.

Kalktı göç eyledi Avşar illeri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

Belimizde kılıcımız Kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

Dadaloğlu yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice Koçyiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

 

Abdullah GÜL

1950 yılı Kayseri’de doğmuş, üniversite yıllarına kadar Kayseri’de öğretim görmüştür daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi bitirmiş ve 2 yılda İngiltere’de doktora eğitimi almak için gitmiştir. Döndüğünde İTÜ de ekonomi dersleri vermeye başlamıştır. 1989 yılında da doçentlik ünvanı almıştır. Lise döneminden itibaren siyasete ilgisi olan Abdullah Gül Türk Talebe Birliği üyeliği ve Necmettin Erbakan ile ilk aktif siyasi hayatı başlamıştır. 1991 yılında Milletvekili ile başlayan hayatı 1996 yılında hükümetinin devlet bakanlığı ve hükümet sözcülüğü görevine getirildi. Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasıyla bağımsız kalan Gül 2001 yılında Kurulan Ak Parti teşkilatına girdi seçimi kazanan Ak Partide  2002 yılında Başbakan sıfatıyla kabineyi kurdu daha sonra sırasıyla Dışişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısı sıfatını aldı. 28.08.2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin 11 Cumhurbaşkanı seçildi 7 yıl görev süresi dolduktan sonra tekrar aday olmayan Gül aktif siyaset den de çekilmiştir.

Yöresel Yemekler

 

Kayseri Mantısı

Mantı iç Anadolu’nun hakim yemek kültürü olan ana maddesi un ve suda oluşan hamur temelli yapılan en yaygın yemektir. her ne kadar Kayseri’ye atfedilmiş olsa da mantı iç Anadolu merkezli olmak üzere tüm Türkiye’de rahatlıkla bulabileceğiniz bir yemek türüdür. tabi ki her yemekte olduğu gibi coğrafyaya ve bölge kültürüne göre yorum farklılıkları vardır. Kayseri’de bu farklılığıyla mantı kültüründe Türkiye’nin en önemli sembollerinden birisidir. Orta-Asya’dan Türklerle birlikte Anadolu’ya gelen mantının kökeninin çin olduğu düşünülmektedir. isim kökeninde Çin kökenli  “mantou” olması bu tezi destekleyen en net bulgudur. Osmanlı döneminde de saray mutfağının en gözde yemeklerindendir. tarihi süreci boyunca çeşitli türleri yapılmıştır. Mantının en meşhur olanı Kayseri Mantısını meşhur yapan ise; hamurunun ince açılıp küçük kapatılması, içinde kıyma konulması, diğer mantı türlerine göre daha sulu olması, fesleğen ve sumak baharatlarının kullanılması en temel özelliğidir. Kayseri yöresinde mantıların küçük yapılması ile ilgili sözlü bir gelenek dahi vardır. “ bir şimşir kaşıkta 40 tane mantı” sözü evlenme çağındaki kızları için maharetlerini göstereceği bir kıstas olarak kullanılırmış. Kayseri bölge tur programlarından öğle menüsünün bu lezzeti deneyimleme şansına sahip olabilirsiniz.

 

Pastırma

Özü kurutulmuş et olan pastırma, Türkler tarafından ihtiyaç doğrultusunda türetilmiş bir yiyecek, yemek te diyebiliriz türdür. kökeni orta Asya’ya kadar uzanır, Türklerin yiyecekleri kurutarak hem daha dayanıklı hale getirme hemde daha hafif ve saklaması kolay hale getirme alışkanlığı ette de kurutulmuş et dışında pastırma olarak türemiştir. Orta Asya’da yiyecekleri karda kurutma yöntemi olan “Kak” kelimesinden ve süre, mesafe anlamına da gelen “Ok”  kelimesi (burada muhtemelen yazın tüketilen anlamı katıyor) türetilerek “Kakok Et” ismini vermişlerdir. Anadolu geldiğinde ise pastırma yapım tekniğinde kullanılan ete uygulanan bastırma, sıkıştırma tekniğinde kullanılan bastırma kelimesinden everilerek pastırma kelimesi adını aldığı türetilmiş Türkçe kelimedir.  Türklerin büyük Türkçe sözlüğü olan Dîvânu Lugâti’t-Türk’te ise pastırmaya günümüz Türkçesinde ‘Yazın Ye’ anlamına anlamına gelen ‘Yazok Et’  ( buradaki “Ok” yukarıda bahsedilen anlamla aynı)olarak bahsedilmiştir. Her Şeyde olduğu gibi pastırma da temel ihtiyaçtan türemiş üründür. Orta Asya Türkeri’nin at üstünde göçebe yaşantılarında yaptıkları savaş veya akınlarda askerlerin attan inmesine gerek kalmadan heybelerinden yüksek proteinli tok tutan yiyecek ihtiyacını karşılamak için kullandıkları yiyecektir. Türklerin Anadolu’ya gelmeleri burada da devam ettirdikleri yöntem özellikle kayseri bölgesinde zanaatı olan bir meslek haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Osmanlı fetih coğrafyasında da yayılmış özellikle balkanlarda sevilen ve gündelik olarak tüketilen bir yiyecek olmuştur. Manda ve sığır etlerinin antrikot etinden çıkarılan etlerin turz ile sarılıp üzerine ağırlık yerleştirilerek 2 hafta kuru ortamda bekletilir ardında etin bozulmasını önleyen çemen ile kaplanır. Türk mutfağının en sevilen tüketim şekillerinden birisi sabah kahvaltısında yapılan sahanda pastırmalı yumurtadır.

 

Sucuk

Sucuğun isim kökeni ve tarihçesi pastırma gibi bilinmemektedir. Sucuğun tarihçesinin pastırma kadar eskilere dayanmadığını tahmin ediyoruz, bunun en büyük dayanağı ise orta Asya Türklerinin sadece küçükbaş  (koyun, keçi)  hayvan beslediğini (nedeni göçebe yaşamda ve at üstünde savaş için yolculuklarda  hızlı giden ve kolay götürülebilen hayvanlar olmaları.) ama sucuğun büyükbaş hayvan bağırsağından yapıldığını düşündüğünüzde aynı tarihlere denk gelmediğini Türklerin Anadolu gelişi sonrası yerleşik yaşama ayak uydurmaları ile başlayana yemek geleneği olduğunu tahmin ediyoruz ( bu kısmı resmi bir dayanak değildir bilgilerden sayfa çıkarımımızdır). Sucuğun da pastırma gibi en temel amacı etin bozulmadan kurutularak rahatlıkla saklanabilmesi ve çiğ olarak tüketilen bilmesidir. Orijinalinde küçük et parçaları, bol ve çok çeşitli baharatlar kullanılarak büyükbaş hayvanların bağırsaklarına basıldıktan sonra başlayan kurutma işleminin bitmesi ile türelimde hazır hale gelen yiyecektir. Orijinal tüketimi çiğ olan sucuk günümüzde ise küçük et parçalarının yerini kıyma, hayvan bağırsağının yerini ise yapay bağırsak ve endüstriyel üretim ile orijinalliğinden oldukça uzaklaşmıştır.  Orijinal bir sucuk hiçbir işleme gerek kalmadan çiğ olarak tüketilen bilmelidir ancak piyasada satılan sucukların %90-95 i kesinlikle çiğ tüketime uygun değildir hatta belli ısıda ısıtılıp tüketilmesi gerekmektedir.

 

 

Yağlama

Kayseri mutfağının hamuru ve kıymayı buluşturduğu yanında soğuk bir ayran ile yemek yemenin zevkini yaşatan tadılması gereken lezlet. Yağlama Kayserililerin Şebit ekmeği adını verdiği mayalı hamurdan 0,5 cm kalınlığında yaklaşık 25 km genişliğinde açılan hamurun sac tava üzerinde pişirilir. Pişirilen şebitlerin her bir kadına yapılan kıyma harcından konularak 5 kat olana kadar aynı işlem yapılır. üzerine isteğe göre sarımsaklı yoğurt dökülür 4 bölünerek servis edilir.

 

Develi Cıvıklısı ( Etli Pide)

Tarihi buluntuları Hitit dönemine kadar giden fırın ve pişirme kapları bölgede fırıncılığın tarihçesi hakkında bilgi vermektedir. Roma dönemi ait fırın yerlerinde bulunması bu bölgede tarihsel süreçte fırıncılığın önemli olduğu kanısını göstermektedir. bunun bir sonucu olarak bölgede taş fırına bağlı burada fırın yapımında kullanılan taşta farklı Erciyes dağından çıkarılan “Od” taşında yapılan fırınlarda kendine has hamuru ve et türü ile lezzetini farklılaştırmaktadır. İsminin geliş hikayesi ise rivayete göre etler çift bıçak yöntemiyle doğranırken etlerin içindeki yağların bıçak darbesi ile erimesi sonucu etlerin cıvımasından türeyerek cıvıklı adını almasıdır. Ürün 2004 yılında Türk patent enstitüsü tarafından “Coğrafi İşaretli Ürün” olarak tescillenmiştir. Develi cıvıklısını farklı yapan; Etinin özel seçilmesi, bir gün bekletilmesi, hamurunun ince açılması özel fırınında odun ateşinde pişirilmesi özel kılan yönüdür.

Gezilecek Yerler
Sultan Sazlığı Milli Parkı

İç Anadolu bölgesinde kayseri iline bağlı develi ve Yeşilhisar ilçeleri sınırları arasında yer almaktadır. Osmanlı döneminde sultanların sıkça uğradıkları bir yer olması isminin kaynağı olmuştu. Örneğin IV. Murat, Revan Seferine giderken 3 ay gibi bir süre burada kalmış, kaldığı süre boyunca hayvanların yiyeceklerinin temini için Yay gölü içinden bir yol açılarak, sazlığa geçiş sağlanmıştır. Osmanlı ordusuna hizmetinden dolayı ise buraya sultan sazlığı adı verilmiştir. Sultan sazlığı eşine az rastlanan tatlı ve tuzlu su ekosistemini bir arada bulundurmaktadır.  Bu durum farklı iklim koşullarının yaşanmasına ve tabiki zengin bir bitki örtüsü ile kaplanmasına katkı sağlamıştır. Yapılan flora çalışmaları sonucunda 428 bitki türünün bulunduğu ve bunların 48 tanesinin endemik olduğu tespit edilmiştir. Burada puccinellia bulbusa (grossh) adlı endemik türlerden bir bitki varki dünyadaki tek yayılış alanı sultan sazlığıdır.  Sultan sazlığı sadece bitki örtüsü ile değil aynı zamanda göçmen kuşların beslenmek, barınmak, üremek için durakladıkları göç yolu kesişme noktasında yer alması burayı önemli kılan diğer bir husustur. Sultan sazlığı Manyas gölü kuş cennetinden sonra Türkiye’nin ikinci önemli kuş cennetidir. Kuş sayım sonuçları ise yaklaşık 130 bin civarında su kuşu ve yaklaşık 301 kuş türüne ev sahipliği yaptığını göstermektedir. Buradaki kuşlar yerli, yaz göçmeni, kış göçmeni, geçit ve düzensiz olmak üzere 5 ana grup altında toplamak mümkün. Turna, flamingo, ak balıkçıl, kaşıkçı kuşlarının bir arada kuluçkaya yattığı tek alan ve bunlardan farklı bir çok kuş türü bulunmaktadır. Hatta yaklaşık 40 kuş türünün kopyalarının bulunduğu bir kuş müzesi bulunmaktadır. Kuş gözlemcileri için de mükemmel bir noktadır. Sultan sazlığı bu özellikleriyle 1994 yılında 17.200 hektarlık alan Ramsar alanı olarak ilan edilmiştir. Erciyes dağının heybetli görünümü ve üzerindeki kar ile beyaz, sazlıklar arasında gezerken sarının tonları, göl mavi, bitki örtüsü yeşil ve bu renk cümbüşü ile birbirinden değerli ve güzel kuşları fotoğraflayarak geride güzel bir anı bırakabileceğiniz ender noktalardan biridir. Ekosistem özelliklerinin ideal olduğu zamanlar birçok kuş türü görülebilir. Dönem dönem farklılık gösterse de sultan sazlığının gezileceği en güzel dönem ilkbahar aylarıdır.

Kayseri Surp Krikor Lusavoric Ermeni Kilisesi

Selçukluların Anadolu’yu ele geçirmesiyle farklı birçok medeniyetten insanlar aynı çatı altında eşit haklarla yönetilmiştir. Osmanlılar ise bunu devam ettirmiş  tüm tebaasının sadakatini sağlama politikasını hayata geçirmeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. Bu politikanın başarısızlık ile sonuçlanacağını öngören Mustafa Kemal Atatürk Türk milletini tek bir çatı altında toplayarak TBMM sini kurmuştur. Bu döneme kadar Ermenilerde Selçuklular döneminden itibaren bu topraklarda hayat sürmüş ve değerli bazı eserler bırakmıştır. Kayseri şehri de Ermenilerin yoğun bulunduğu yerlerden biriydi. Şuan bile önemini yitirmemiş olan Surp Krikor Lusavoric Ermeni Kilisesi Melikgazi ilçesinin merkezinde, Caferbey Mahallesinde yer almaktadır. Anadolu’da halen ibadete açık olan altı Ermeni ibadethanesinden biridir. Halen İstanbul’daki Türkiye Ermenileri Patrikliği’ ne bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Kayseri’de Hristiyanlığa geçtikten sonra, 301 yılında Ermenistan kralının ve devletinin Hıristiyan olmasına önderlik etmiş olan ve Ermeni Kilisesi’nin kurucusu sayılan Aziz Krikor Lusavoriç’e adanmıştır. 11. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kayseri’de bilinen ilk Ermeni kilisesidir. Surp Krikor Lusavoriç kilisesi aynı zaman da İç Anadolu’daki tek Ermeni kilisesi olmasından dolayı bölgedeki tüm Hıristiyan Ermeni cemaatinin de ruhani merkezidir.1883-85 yılları arasında yeniden inşa edilmiş ve son olarak 1996 yılında onarımdan geçirilmiştir.  Tanınmış bir esnaf olan Kevork Ağa Mardigyan, pastırma tüccarlarının, alt sınıfların ve zanaatkârların da yardımıyla, kilisenin inşasında önemli rol oynamıştır. Mardigyan, 1857 yılında vefat etmiş ve kilisenin avlusuna defnedilmiştir. 1885 yılında baştan aşağı yenilenen Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi, halkın ibadethanesi olarak hizmet vermiştir. Kilise 1996’da Kayserili Zadig ve Penyamin Toker kardeşlerin hayırseverliği ile yenilendi. Son olarak 2009’da onarım görerek Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan tarafından ibadete açıldı.

Gevher Nesibe Darüşşifa’sı

II. Kılıçarslan’ın kızı ve I. Keyhüsrev’in kız kardeşi Gevher Nesibe’ nin vasiyeti üzerine Selçuklular zamanında Anadolu bölgesinde inşa edilmiş ilk şifaiyedir. Tarih kaynaklarında hakkındaki bilgilere ulaşılamayan Gevher Nesibe hakkındaki tek kaynak Darüşşifa’ nın kitabesidir ve bir de Aşk hikayesi vardır. Kitabe arab alfabesi ile yazılmıştır. Anlamı ise şöyledir. ’’Bu Maristan’ ın (Darüş-ifa) yapılmasına, daim kılınsın, Kılıçarslan oğlu din ve dünyanın bereketi yüce Sultan Keyhüsrev zamanında, Allah rızası için, altı yüz iki yılında Kılıçarslan’ın kızı din ve dünyanın ismetlisi (iffetlisi) Melike Gevher Nesibe’nin vasiyeti üzerine karar verilmiştir.’’

Hikaye ise şu şekildedir, Gevher Nesibe saray başsipahisine âşık olmuş ve ağabeyi l. Gıyaseddin Keyhüsrev evlenmelerine izin vermemiştir. l. Gıyaseddin Keyhüsrev, başsipahiyi savaşa göndermiş ve oda bu savaşta şehit düşmüştür. Bunun üzerine verem hastalığına yakalanan Gevher Nesibe’nin durumuna çok üzülen ağabeyi ona vasiyetini sormuş, o da ağabeyine kendi hastalığının şifası olmadığını ve ölüm yokuşunda olduğunu, şifası olan hastalıkları çeken insanların acı çekmemesi ve tedavisi için kendi adına insanların ücretsiz yararlanabileceği bir şifahane yaptırmasını vasiyet etmiştir. Doktorların tüm çabalarına rağmen iyileşememiş ve hayatını yitirmiştir.Vasiyeti üzerine ağabeyi Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1204-1206 yılları arasında Kayseri’de inşa ettirilmiş ünlü Gevher Nesibe Şifaiyyesi ve 1210-1214 yılları arasında yapılan medresesi bazı kaynaklara göre tıp eğitimi ve sağlık hizmetini birlikte veren dünyanın ilk merkezidir.

Bu dönemde tedavi İslam tıbbının etkisi altında olup Biruni ve İbn Sina’nın tarif ettiği ilaç ve tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Anestezi ile büyük ve küçük cerrahi operasyonlar, bakır tel metodu ile de katarakt ameliyatları yapılıyordu.Bünyesinde avlu içerisinde iki ayrı havuz, hamam, ruh hastaları için ayrılmış özel bir bölüm (bîmârhane), şifaiye, gıyasiye(tıp medresesi) ve kumbet(Gevher Nesibe Türbesi)  bulunuyordu. Haftanın belli günleri müzik ve su sesiyle telkin yapıldığı tahmin edilmektedir.

Farabi (870-950): Kitabü’l-Musîkiü’l-Kebir’de müzikteki makamların insan ruhu üzerindeki etkilerini inceleyerek cetvel haline getirmiştir. Bu eserde makamlar; insana neşe veren, sonsuzluk hissi veren, korku veren, uyku veren, rahatlık hissi veren, vb. şeklinde sınıflandırılmıştır.

Farabi’ye göre makamların etkili olduğu vakitler:

Rehavi makamı – Fecrden önce,  Hüseyni makamı – Tan yeri ağarırken, Rast makamı – Güneş iki mızrak yükseldiğinde, Buselik makamı – Kuşluk vakti, Zirgüle makamı – Öğle vakti, Uşşak makamı – Öğleden sonra, Hicaz makamı – İkindi vakti, Irak makamı – Akşamüstü, Isfahan makamı – Günbatımında, Neva makamı – Gece vakti, Büzürk makamı – Yatsı sonrası, Zirefkend makamı- Uyku vakti

Hastalığın türüne göre hangi makamların iyi geldiği de aşağıda ki birkaç örnekle belirtilmiştir.

Buselik Makamı: Baş ağrıları ve göz hastalıklarına karşı, Irak Makamı: Çocuktaki menenjite karşı, Isfahan Makamı: Soğuk algınlığı ve ateşli hastalıklara karşı, Uşşak Makamı: Ayak ağrıları ve uykusuzluğa karşı

Kayseri Kalesi

Tarihi kale iki kısımdan ibarettir.Biri; dış şehir sur ve burçlarının meydana getirdiği geniş korunma çevresi, diğeri ise iç kale kısmıdır. Bugün dış kalenin önemli bazı kısımları ayakta dursada çoğu kısmı yıkılmıştır. Sadece birkaç sur duvarı günümüze ulaşabilmiştir.savunma gayesiyle, tonoz ve kemerlerle yüksek tutulmuş duvarlarla inşa edilmiştir.Bizanslı tarihçi Prokopius, surların çok geniş bir alanı kapladığı ve evlerin bile dolduramadığı geniş bir alanı kapsadığını bunun üzerine Bizans İmparatoru Justinian’ın (M.S. 527-565) şehri daha güvenli kılmak adına esas suru daraltığını bildirmektedir.Roma ve Bizans zamanında yapılan Dış Kale Surları I. İzzeddın Keykavus ve I. Alâeddin Keykubad tarafından tamir ve tadil edilmiştir. Kayseri Kalesinde dış surlardan dışarıya açılan 5 kapı vardır. Kalenin; kuzeybatısındaki kapıya Boyacı Kapı, güneyindeki kapıya Kiçikapı, güneydoğusundaki kapıya Sivas Kapısı, Kapalıçarşı önünde kuzeye açılan kapıya Demir Kapı ve kuzeydoğuya açılan kapıya da Yeni Kapı denmektedir. Bu kapılardan Kağnı Pazarına açılan Yeni Kapı, Sultan II. Selim zamanında bir tadilatla genişletilmiştir. İç kale inşa tarihi tam olarak bilinmemektedir Bizans imparatoru Justinian’ın  6. yüzyıllarda kaleyi daralttığı  ve Selçuklular, Karamanlılar, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar tarafından tamir edilerek günümüze kadar ulaştığı bilinmektedir. Güney kapısı üzerinde bulunan Farsça iki satırlık bir kitabe ye göre , Osmanlılar’a tabi ve Fatih Sultan Mehmed’in yüksek hakimiyetini tanıyan Karamanoğlu Pir Ahmed Bey’in kaleyi tamir ettirdiğine dair bir kayıt bulunmaktadır. Kitabe 1465-1466 yıllarına tarihlenir.İçkale, kuzeyden güneye doğudan batıya şehri çevrilmiştir ve 18 burcu bulunmaktadır. İç kalenin 2 kapısı bulunur bunlardan biri kuzey doğu diğeri ise kazancılar çarşısına bakan güneybatısında yer alır. Bu iki kapının ağzında olası saldırılara karşı inşaa edilmiş mazgallar bulunur. kale içerisinde bir de cami vardır. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1467 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. İç kale günümüzde ticari faaliyetlerin gözlendiği bir bölgedir.

 

Erciyes Dağı

Kayseri halkının kültürüyle iç içe gelmiş Erciyes dağı, yıllar boyunca hikaye, mit, efsane, gündelik yaşam, fıkra hatta Kayserilinin ticareti ile ilgili konusuna da fıkra olmuş günlük yaşamın parçası olmuştur.

Eteklerinde kurulan kayseri şehrinin hemen güneyinde yer alır. 3917 metre yüksekliği ile Türkiye’nin en yüksek 5. dağı, Aladağlar , Toroslara uzanan hat üzerinde bulunan stratovolkandır. 30 milyon yıllık süreç boyunca 3. Jeolojik dönemde başlayan oluşumu günümüzden 2 bin yıl öncesine kadar devam etmiştir. Strabonun’da kitabında ateş çukurlarından fışkıran alevlerin gece karanlığında göründüğünden bahsetmiştir.

Coğrafi bölge olarak karasal iklim özelliklerinin hakim olduğu iç anadolu coğrafyasında Erciyes dağı çevresine önemli su kaynağı sağlamaktadır, sağladığı suyla gelen tabiat bölgede önemli bazı noktalar oluşturur. bunların en önemlisi ve bilineni Sultan Sazlığı milli parkı, Tekir Yaylasıdır.Eteklerinde yetişen yaklaşık 1170 bitki çeşidinin 195’i endemik bitki türüdür,  Erciyes Kırıkotu, Erciyes Beşparmakotu, Erciyes Yumakotu gibi toplamda 11 adet bitki dünyada sadece Erciyes’te görülen endemik bitkilerdir.

Tarih boyunca bütün antik medeniyetlerde kutsal bir bölge olarak kabul edilmiş ve farklı anlam ve kavramlar yüklenerek aktif olarak hayatlarında yer almıştır. Tüm medeniyetler tarafından beyaz, gümüş, parlak anlamına gelen isimler verilmiştir.  Yazılı olarak bilinen ilk ismi Hitit imparatorluğu döneminde kullanılmış Harkasos tur. Anlamı beyaz, gümüş parlak beyaz dağ demektir. Bulunan bir tablette geçen ifade de ise “Anadolu’nun en yüksek dağı, Harharas ” olarak yazmaktadır. Yunanlılar (Grekler) ise gümüş dağı anlamına gelen Argaios ismini vermişlerdir.

Erciyes dağında genel olarak yapılabilecek iki ana spor kayak ve dağcılık faaliyetidir. Kayseri belediyesinin önemli yatırımları sonucu uluslararası kayak Federasyonu’nun belirlediği standartlarda pist uzunluğu 200 km olan modern kayak merkezi haline dönüşmüştür. Dağcılık sporunun gelişmesiyle önemli tırmanış rotalarından olan Erciyes zirve tırmanışını Kapadokya kültür ve doğa turları ile birleştirilebilir. Erciyes hakkında daha detaylı bilgi için Erciyes makalesini inceleye bilirsiniz.

Kültepe Kaniş Karum

Neolitik çağda yerleşik hayata geçilmesi ile birlikte, ilk ticari ilişkiler volkan camı da denen obsidyen etrafında gelişmiştir. İlerleyen dönemlerde iklimlerin daha da normale dönmesi nüfus artışına bu da daha fazla sayıda ve türde mal üretimine ve yeni keşiflerin yapılmasına sebep olmuştur. Nüfusun artmasıyla insan ihtiyaçlarının karşılanması ve üretilen malların korunması için organize bir iş gücü gerekliydi. Böylelikle kaleler ve beyler tarih sahnesinde belirmeye başlamıştır. Bu keşiflerden biri bulunduğu çağa da ismini veren bakırın önemli bir alaşımı olan Tunç’un keşfidir. Bakır ve kalay karışımından elde edilmektedir. Bu dönemde Anadolu’dan  “Hatti Ülkesi’’ olarak bahsedilmekteydi. Anadolu’nun bilinen en eski halklarından biriydi. Kapadokya yerel beyler tarafından yönetilmekteydi. Hatti Beyi ise en güçlü olanıydı. Fakat Kapadokya bölgesinde Tunç üretebilmek için ihtiyaç duyulan kalay fazla bulunmuyordu. Bu yerel beylerin kalaya olan ihtiyacını karşılama görevini ise Asurlular üstlenmişti. M.Ö 3000 yıllarında Anadolu’ya gelerek çeşitli yerlerde pazar kurdular. Asurlular kurdukları pazarlara liman anlamına gelen Karum ismini verdiler. Bu Karumların merkezi ise Kaniş Karumu dur.  Asurluların bölgeye yaptığı katkılardan biri de Sümerlerden öğrendikleri çivi yazısını getirmiş olmalarıdır. Sınırları içerisinde yer aldığı Karahöyük köyünün ismi ile de anılan Kültepe, Höyük/ Tepe ve Aşağı şehir olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. 21 metre yükseklikteki Höyük, Anadolu’daki en büyük höyüklerden birisidir. Höyüğü kuşatan yaklaşık 2 km. çapındaki Aşağı şehir Asurlu tüccarların yerleştiği, yâni Kaniş Karum’unun bulunduğu alandır. Tepe’de 1893 ile 1925 yılları arasında yabancı araştırmacılar tarafından dört kazı yapılmıştır. Bunlardan ilkini 1893 ve 1894 yıllarında E. Chantre gerçekleştirmiştir. 1906’da H. Winckler sadece sekiz gün süren bir çalışma yapmıştır. Aynı yıl Kültepe’ye gelen H. Grothe de höyüğün ortasında ve doğusunda iki çukur açmıştır. Bu kazılar tamamen tablet bulmaya yönelik çalışmalardı. Fakat bu kazılardan bir sonuç elde edilemedi. Dördüncü kazı 1925’de Hitit çivi yazısını çözmüş olan B. Hrozny tarafından yapılmıştır. Kazıya son vermek üzereyken, yöreden birinin ihbarı sonucunda, aradığı tabletlerin Tepe’de değil de Tepe’nin hemen eteklerindeki tarlalarda olduğunu öğrenerek, işaret edilen tarlada kazıya girişmiş ve kısa zamanda bin kadar tablet bulmuştur. Böylece, tabletlerde “Kaniş Karum’u” olarak geçen Asurlu tüccarların oturdukları Aşağı şehir keşfedilmiştir. Uzun bir aradan sonra Kültepe’de bilimsel anlamda ilk kazılara 1948 yılında Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığında bir heyet tarafından başlanmıştır. T. Özgüç’ün 2005 yılına kadar aralıksız olarak sürdürmüştür. T. Özgüç Tepe’de Roma, Helenistik, Geç Hitit, Asur Ticaret Kolonileri ve Erken Tunç devirlerine ait 18 yapı katı tespit etmiştir. Tabletler arasında iş mektupları ve borç senetleri büyük grubu oluşturmaktadır. Mahkeme tutanakları, çeşitli kayıt ve listeler sık rastlanan belgelerdir. Daha az sayıda olmak üzere, evlenme-boşanma, evlatlık alma ve miras gibi aile hukukunu ilgilendiren belgelerle, köle, ev ve tarla satış senetleri bulunmaktadır.Kaniş Geç Hitit devrinde, Kayseri ve çevresinde geniş bir bölgeye hâkim olan Tabal krallığına bağlı küçük krallıklardan birisinin merkeziydi. Asur kralı III. Salmanassar M.Ö. 837’de Anadolu’ya yaptığı bir seferde 24 Tabal kralından haraç aldığını söylemektedir. Anlaşıldığına göre Tabal şehir beyliklerinden oluşmuş bir konfederasyondu. Bu beyler arasında çıkan çatışmalardan dolayı da Kaniş in yakılıp yıkıldığı düşünülmektedir. Bu olaydan sonra ise bölgeye nereden geldikleri tam olarak bilinmese de Kafkaslar üzerinden geldiği bilinen Hititler varlığını güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Asurlulardan öğrendikleri çivi yazısı ilerde tarihi aydınlatacak bir çok bilgileri tabletlere aktarmayı başarmıştır. Asur tabletleri ile birlikte tarihe ışık tutmuşlardır. Kültepe Kaniş Harabelerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazı çalışmaları sonucunda bulunan kil tabletler Türkiye’de Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesin’ de ve Kayseri Arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. Daha detaylı yazıya  Kayseri Kültepe &Kaniş Höyüğü başlığından ulaşabilirsiniz.

 

Hacer Vadisi ve Ormanı & Yedigöller

Aladağlar milli parkının en önemli bölümlerinden biridir. Türkiye’nin en iyi post ormanı olması özelliğini taşımaktadır. Etrafı çok dik yamaçlardan oluşmuş, Yedigöller’e giriş ve çıkışın gerçekleştirildiği, Oldukça yoğun gözlenen yaban hayatı ve sunduğu görsel zenginlik ile bir doğa harikasıdır. Vadi, Yedigöller ile Kapuzbaşı şelalelerini birbirine bağlar. Aladağlara yapılacak dağ yürüyüşlerinde ana rota olarak kullanılır. Dik yamaçları ve buzul kayalıkları göze çarpan bu vadide yaban keçileri yaşamaktadır. Bu vadideki en önemli su kaynağı Soğuk Pınar’dır, orman merkezinde  ve kamp alanı olarak kullanılmaktadır. Hacer ormanında ayrıca birçok mağara bulunmaktadır. Bunların en önemlisi ise ulupınar halkının soğuk hava deposu olarak kullandığı Toprak Taş mağarasıdır. Doğa tutkunları için Dağ yürüyüşü, mağaracılık ve dağcılık gibi doğa sporlarında ilgi çeken önemli noktalardan biri olmuştur. Yedigöller yahyalı İlçesine 80 km uzaklıktadır. Ulukışla köyünden başlayıp  Hacer Ormanında yapılacak 6-7 saatlik bir yürüyüş sonrasında  Yedigöllere ulaşılabilmektedir. Yedigöller Aladağların en yüksek, en geniş, en güzel platosunu içeren bir peyzaj alanıdır. Adını tamamıyla kar ve buzul sularından beslenen yedi buzul gölden almıştır. Yaban hayatı, doğal kaynaklar,biyoçeşitlilik ve kır görüntüsüyle eşsiz bir dağ  manzarası sunmaktadır. İlkbahar aylarında eriyen karlar ve yağan yağmurlarla göl sayısı 20 kadar ulaşmaktadır. Ancak kurak yaz mevsimlerinde çoğu buharlaşmaktadır. Yaylacılık, kamping alanı, buzul ve kaya tırmanışı, doğa yürüyüşü, yamaç paraşütü gibi aktivitelerin yapılabileceği harika bir doğa parçasıdır.

 

Kapuzbaşı şelaleleri

Yahyalı ilçesinin 76 km. güneyinde, Kapuzbaşı köyünde yeralmaktadır. Dünyanın en yüksek şelalelerinden biri olan kapuzbaşı şelaleleri Aladağlar zirvesindeki kar ve buzulların erimesi sonucu oluşmuştur. çok yüksekten, yaz kış hiç kesilmeden taşkınca akan bu şelaleler mükemmel bir doğa manzarası sunmaktadır. Yükseklikleri 30-  70 metre arasında değişen 5 büyük 7 küçük şelaleden oluşur. Kapuzbaşı köyünde bulunan şelaleler Üçlü, Elif ve Güney Şelale isimleriyle bilinmektedir. Elif adı verilen şelale dağınık bir şekilde akmaktadır ve etrafında mesire alanları bulunmaktadır. Şelaleler zamantı ırmağına dökülmektedir.Şelale sularının başladığı vadi tabanında kırmızı fosfor benekli alabalıklar yaşamaktadır.Su çok temiz ve soğuktur.

 

Soğanlı vadisi

Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde yer almaktadır.  Bölgede yaşanan volkanik patlamalar sonucu oluşan vadiler içerisine kurulmuş bir köydür. Soğanlı vadisi ıhlara vadisinde olduğu gibi birçok klişe içermektedir. Kapadokya bölgesinde kiliseler genellikle kaya oluşumlarının dış görünüşü bozulmadan iç kısımlarına inşaa edilmiştir. Soğanlı vadisinde ise kayaların dış kısımları dahi şekillendirilmiş ve tamamen bir klişe görünümü kazandırılmıştır. Bu vadide Kapadokya kiliseleri içinde resim sanatı açısından ayrı bir öneme sahip olan yılanlı kilise bulunmaktadır. Kilise ismi Aziz yorgos (st George ) un yılanı öldürme sahnesinden almıştır. Buradaki freskleri özel yapan şey ise tonozlu tavan daki pantocrator ‘’ evrenin hakimi’’ betiminde İsa’ nın saçları beyaz olarak tasvir edilmiştir. Bu açıdan yeryüzünde tek beyaz saçlı isa betimi bu olsa gerektir. Kapadokya da hemen hemen hiç örneği yoktur. Kilisenin 11. Ve 13 yy lara tarihlenmesi bu frescoların bölgede yapılan en geç fresklerinden biri olduğu anlaşılmaktadır.  Soğanlı köyü ayrıca bez bebekleri ile de meşhur dur. Bez bebek kültü aslında şamanizme kadar dayandırılmaktadır. Şamanizm dininde ruh ‘’töz’’ olarak adlandırılmakta ve kök, orijin anlamına gelmektedir. Bu kültürde insanlar yakınlarını kaybettiklerinde, bu kaybettikleri kişilerin bir siluetini bez bebeklerle kopyalamaya çalışıp onu evlerinde kendilerine yakın tutarlardı. Yemekler de ilk lokma bu bez bebeğe verilir, özlem duyulduğunda ise kişinin ruhunu sembolize eden bu bez bebekler ile özlem giderilirdi. Tabi ki soğanlı bez bebeklerinin ise ayrı bir hikayesi var. Şöyle ki Köyün yerlilerinden olan Hatice hanım  kızı Döne için bir bez bebek yapar. Döne ise çok sevinir ve dışarıda bu bez bebek ile oynayarak vakit geçirir. Taki birgün bölgeyi ziyarete gelen bir turistin bunu farketmesine kadar. Yabancı turist bu bez bebeği çok sever ve onu satın almak ister, ve soğanlı bez bebeklerinin ilk satışı bu şekilde gerçekleşir.  Bu aile için ilerleyen dönemlerde büyük bir gelir sağlamıştır. Bu olaydan sonra birçok bez bebek yapılıp köyü ziyarete gelen turistlere satılır. Şuan Kapadokya da sıklıkla görebileceğiniz soğanlı bez bebeklerinin  hikayesi bu şekildedir. Çok eski bir kültürün geleceğe aktarılma hikayesi.

 

Talas Evleri Türk evi

Kayseri’ nin bir ilçesi olan Talas, şehir merkezinin 8 kilometre doğusunda yer almaktadır. Geç Osmanlı döneminde Türk, Ermeni ve Rum nüfusu birarada yaşamışlardır. 1875 yılında yapılan nüfus sayımına göre talas’ta 2395 Rum 2240 Ermeni 1173 Müslüman erkek nüfus olup kadınlara veda eşit sayıda düşünürsek toplam nüfusu yaklaşık 11616 dır talas’ta Müslüman ve gayrimüslim nüfusunun ayrı mahallelere değil  bir arada hatta bazı durumlarda aynı sokaklara komşu olarak yaşadıkları da anlaşılmaktadır. Talas’taki evlerde görülen Yunan harfleri ile Türkçe yazılan bir dil olan karamanlıca yazılarından dolayı buradaki Rumların Karamanlı Türkler olduğu anlaşılmaktadır. Geleneksel Talas evlerinin genellikle bir bahçesi bulunmaktadır. Bu evlerde ilk giriş kapısı bahçe duvarında yer almaktadır. böylelikle evlerin hemen sokağa değilde önce bir bahçeye açılması korunaklı bir giriş oluşturmaktadır. Talas evlerinde beşik tonozlu tavanı yuvarlak kesitli ahşap kirişli veya Kaya oyma odalardan oluşan bodrumlar bulunmaktadır. Bu tonozlu yapılar evler için sağlam bir temel oluşturmaktadır. Aynı zamanda bu tonozlu veya Kaya oyma bodrumlarda yiyecekleri uzun süre muhafaza edebilmişlerdir. Talas evlerinde 1. Katlarda sofa bu sofaya açılan odalar ve teras bulunmaktadır. Talas evlerinde çoğunlukla 1. Katta teraslar yer almaktadır bu teraslar Talas evlerinde taş örgü veya Demir korkuluklarla çevrilmiştir. Kayseri’de sebze meyve ve pastırma kurutmak bir gelenek olduğundan teraslarda yiyecekler kurutulmuş olmalıdır. Günümüzde de bu açık alanlarda meyve sebze ve benzeri ürünler kurutulmaya devam etmektedir. Talas evlerinde odalar dikdörtgen planlı rasyonel düzenli olup sedir, yüklük, sar, sergen gibi malzemeler  yer almaktadır. Talas’taki evler çoğunlukla bodrum zemin ve birinci kat olarak inşa edilmiştir. En çok kullanılan malzeme taştır duvar kalınlığı 25 santimetre ile 100 santimetre arasında değişmektedir. Duvarlarda ve temellerde Karataş kullanılmıştır. Merdivenler bodrum ve temel duvarları Karataş olarak da bilinen kaba yontu taş malzeme ile inşa edilmiştir. Evlerinde taşıyıcı sistem de 30 santimetre çapında yuvarlak kesitli ahşap kirişler kullanılmış olup üzerinde 3 santimetre kalınlığında ahşap kaplamalar tercih edilmiştir. Döşeme kaplamalarında yöreye özgü 5 santimetre kalınlığında sal taşı kullanılmıştır. Talas evlerinde sokak cephesi kendi içerisinde bütünlüğü olan bezemenin en çok olduğu cephe olmakla birlikte bu bütünlük masif ve kapalı bir etki bırakmaktadır cephede kesme taş malzemenin kullanılması bu etkiyi arttırmıştır. Talas evlerinde taş örgü baca duvarları bulunmaktadır Bu bacalar dikdörtgen yarım daire veya çokgen şeklindedir. Talas aynı zamanda bağ ve bahcelerle kaplı olduğu için Kayseri’nin önemli mesire alanlarından biridir.

 

Mimar Sinan Evi

1489 yılında Kayseri’de doğdu. 23 Yaşına kadar burada yaşadı ve  1512’de İstanbul’a geldi. Acemi Ocağı’nda ve Yeniçeri Ocağı’nda çalıştı. Kanuni’nin Belgrad ve Rodos seferlerine katıldı. Mohaç seferinde baş teknisyen oldu. Van gölünü aşacak üç geminin yapımında gösterdiği başarısıyla hasekiliğe yükseltildi. Boğdan seferi sonrasında Prut Nehri üzerinde on üç günde kurduğu köprü ile tanındı. Daha sonra saraya baş mimar oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü zamanında yaşayan Mimar Sinan mimarlar örgütünü düzenleyip yönetmiştir. Ortaya çıkarttığı yapıtlar klasik Osmanlı mimarisinin oluşumunu sağlamıştır. 84 cami, 50 mescit, 57 medrese, 7 din ve kuran öğreten okul, 22 türbe, 3 sağlık okulu, su yolları ve kemerler, 8 köprü 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, yaklaşık 40 hamam yapmıştır. Selimiye camisinde denediği, olabildiğince büyük bir alanı kubbeyle örtmek ve üç şerefeli bir minarede her şerefeye birbirini görmeyen ayrı basamaklarla çıkabilmek onun mühendislik anlayışının çarpıcı örnekleridir. Mühendislik alanında dikkat çeken öteki yapıtları arasında, İstanbul’un su sorununu çözümlemeye çalıştığı Kırk çeşme su yapıları ve Mağlova kemeriyle, dört bölümden oluşan 635.5 m uzunluğundaki Büyükçeşme köprüsü vardır. Kendisinin bırakmış olduğu eserler her ne kadar güzeli ise de Kayseri’nin Ağırnas mahallesinde bulunan doğduğu ev de bir o kadar mütevazidir. Bölge volkanik bir alan olduğu için taş işçiliği burada çok gelişmiştir. Evin odasının birinde ocak ve ocağın aydınlatılması için bir baca vardır. İnsanlar ocak ile hem ısınır hem de yemek yapar. Bu baca aynı zamanda bir havalandırma görevini sağlar. Bir bölümde insanların bir bölümde ise hayvanların kaldığı yer var. Zemin katı girişlerinde kemerlerin göze çarptığı geniş galerilere, odalara ve yer altı şehrine açılıyor. Evin alt kısmı ise yaklaşık 4 bin 500 metrekare kullanabilir alana sahip. En dikkat çekici özelliği ise çok sayıda mahzen ve dehlizden oluşuyor olmasıdır. Yalıtım taş olduğu için yazın serin, kışın ise sıcaktır. Mimar doğduğu evin bu mimarisinden etkilenmiş Sonrasında İstanbul’a giderek, çok daha büyük çok daha mükemmel eserler ortaya koymuştur. Usta mimarın evi, 2006 yılında müze haline getirildi.